İlk aşkım bir siluetti… Çocuk sayılırdım. Aşk, üst raftaki kitaplarda bahsedilen duygunun adıydı henüz… Sinemada per deden koltuklara doğru ışık ışık yayılan bir elektrikti… Ar sız, mahcup ve ca zip… alabildiğine melankolik, bir o kadar platonikti.
Böylesine uzak, öylesine yakınken aşk, bir gün o silu eti gördüm.
Karşı blokun en üst katının küçük penceresinde, ka loriferin üzerine zarifçe tünemiş uzun saçlı bir kız dı.
Akşam oldu mu, odasının zayıf ışığı nı arkasına alır, ya nağını pencereye dayar ve saatlerce kıpırdamadan öylece du rurdu.
Yüzünü seçemezdim. Belli belirsiz bir ka raltıydı uzaktan… Ama aklımda güzelliğe dair ne varsa o biçimli profiline sığdırmış bir ka raltıydı. Bir gece yarısı karşı pencereye konu vermiş ve sonra da uzun geceler boyunca sa dece müzikle paylaştığım yalnızlığıma ortak olmuştu.
Belalı sınav arifelerinin, kahredici yalnızlık gecelerinin, şehvetli ergenlik düşlerinin gö nüllü başkadınıydı. O gece kütüphanemden çektiğim kitabın verdiği ilhama göre kâh müşfik bir anne eliydi, kâh vahşi bir dilber dudağı… Gönlümce şekil verebildiğim ça murdan bir tanrıçaydı adeta… öylesine itaat kardı…
Odamın ışığı sönmeden uykuya çekilmezdi. Yattığında, karşı pencerede gördüğü adamı düşündüğüne kalıbımı basardım.
Artık akşamları iple çekiyor, hava karardı mı siluetimle başbaşa kalabilmek için odama kapanıyor ve çalışma masama kurulup pren sesimi bekliyordum.
Ona bağlanmıştım. Varlığı, yıldız yıldız odama, ruhuma akıyordu. Pencerede olmadığı geceler tuhaf bir yalnızlık duygusu eziyor du yüreğimi… Gelip yerini alıverince içim ür periyor, yanaklarıma kan yürüyordu.
Onu ufkuma alıp, kulağımı müziğe vererek kaç gece geçirdim, bilmiyorum.
Bir siluete aşık olmuştum.
Sonra bir gün telefon çaldı.
Açtım… “Karşı penceredeki kız”dı.
Yıkıldım.
Bu ses onun olamazdı. O, bu ismi taşıya mazdı; böyle konuşamazdı. Düşlerimi süsleyen kadının cümleleri değildi bunlar…
Hayaller ne kadar kırılganmış meğer…
Kapatmak istedim, beceremedim.
Konuşma uzadıkça, aylardır uzun geceler boyunca binbir emekle yaptığım o muhteşem heykel, deprem yemişçesine çatırdamaya baş ladı. Ahizeyi kapatıp pencereye koşsam kur tarabilirdim sanki… Bunun kötü bir şaka ol duğuna kendimi inandırabilirdim. Düşlerim den yonttuğum siluetimi, gerçekliğin çirkin kollarından çekip alabilirdim.
Olmadı.
Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyi yaşadığımı sanıyordum. Meğer daha beteri sıradaymış:
Tanıştık.
Ve söndü “geceyarılarıma doğan güneş”…
“Bayan hayalkırıklığı” ile bir ay birlikte ol duk. O ay, ikimize de zehir oldu.
Onunla birlikte siluetimi de kaybettim.
Aşk, ete kemiğe bürününce, düşler küstü. Sona erdi, gecelerimin can şenliği…
* * *
“Telefondaki kız”ı uzun yıllar sonra bir oto büs durağında gördüm. Kucağında bebeği vardı. Uzaktan selamlaştık.
Onu çoktan unuttuğumu farkettim. Siluet ise hiç çıkmamıştı aklımdan.
Çünkü aşk, üst raftaki kitaplardan inme mişti henüz… ve ben, karşı camdaki siluetin o kıza ait olduğuna hiçbir zaman inanmamış tım.
Aslında marazi bir aşktı hayalim…
…o yüzden de bir hayal oldu ilk aşkım…
Can Dündar
"İlk aşkım bir siluetti…" bu yazı 6 Nisan 2010 tarihinde saat 21:05 sularında "Şiirler" kategorisinde yayınlanmış olup "Kalpsiz" tarafından yazıldığı sanılmaktadır..Ve sayaçların yaptığı açıklamaya göre 676 kere okunduğu söylenmektedir..Ayrıca
Henüz yorum yazılmamış bir konudur